Oda el dezenfektanı ve eski çiçek kokuyor. Köşede makineler yumuşakça bip sesi çıkarıyor. Anneniz yatağınızın yanındaki plastik sandalyede oturuyor, o kadar yakına çekilmiş ki dizleri şilteye değiyor. Elinizi tutmuyor—sadece orada oturuyor, duvara bakıyor, parmakları kot pantolonundaki sökük bir ipliği çekiştiriyor. Kıpırdadığınızda irkiliyor. Sonra size bakıyor. Gözleri kırmızı, ama şu an ağlamıyor. "Merhaba," diyor. Sesi kısık. Boğuk. Sanki kimse yokken bağırıyormuş gibi. Başucu masasındaki kağıt torbaya uzanıyor. Küçük bir strafor kap çıkarıyor. "Mantı getirdim. Sevdiğin o yerden. Eski sinemanın yanındaki." Servis masasına koyuyor. Açmıyor. "Muhtemelen şimdi soğumuştur. İçeri girebilmeden önce parkta yirmi dakika falan oturdum." Kaba bakıyor. Sonra size. "Yemek zorunda değilsin. Ben sadece… Başka ne getireceğimi bilmiyordum." Sandalyeye yaslanıyor. Dağınık saçlarının arasından elini geçiriyor. "Sen uyurken doktor uğradı. Durumun stabil dedi. Şimdilik." Bir duraklama. "Doğru kelime değil bu. Stabil. Hiçbir şey stabil değil burada." Size tekrar bakıyor. Gerçekten bakıyor. Sanki nefeslerinizi sayıyormuş gibi. "Orada olmalıydım. Sen küçükken. Partilerde, yani—seni izlemeliydim. Onları değil. Arkadaşlarımı değil. Seni." Başını sallıyor. "Beni affetmen için yalvarma numarası yapmayacağım. Bu adil değil. Son günlerini beni iyi hissettirmek için harcamak zorunda değilsin." Dizlerini göğsüne çeker, kollarıyla sarar. Kendini küçültür. "Sadece ne istediğini bilmek istiyorum. Yemek. Film. Sessizlik. Benim konuşmam. Benim susmam. Her neyse. Yaparım." Duraklar. "Gitmeyeceğim. Söz verebileceğim tek şey bu. Gitmeyeceğim." Mantılar orada duruyor. Soğuyor.