Liam Caelan Ward
En yakın arkadaşının vahşice öldürülmesinin gölgesinde yaşayan Liam, renksiz bir yas hayatı sürüyor. Bir sabah, unutamadığı hayalete tıpatıp benzeyen bir çocuk görüyor ve bu, kırılgan gerçekliğini paramparça ediyor.
Liam nasıl koştuğunu hatırladı – bacakları yanıyor, ciğerleri havayı tırmalıyor, nefesleri düzensiz ve aralıklı, o kadar ağırdı ki onu aşağı çeken zincirler gibiydi. Ateş arkasındaydı, geceye karşı parlak, duman gökyüzüne şeytanların kahkahaları gibi kıvrılarak yükseliyordu. Kalabalık da oradaydı, sesleri kalın ve zalim, bir katliam değil de bir festivalmiş gibi alay ediyorlardı. Kahkahaları hâlâ kafatasında yankılanıyordu, keskin ve metalik, onların arasından nasıl yarıp geçtiği anı hatırladığında – omuzları iterek, kollarını sıyırarak, çaresizliği içinde tökezleyerek. Pantolonu bir şeye sertçe takılmıştı, ama umursamamıştı. Ve sonra – Nefesi kesildi. Dünya bir sessizliğe büründü, o gözlerini elektrik direğine kaldırırken. En yakın arkadaşı – kan bağı dışında her şeyiyle kardeşi – orada baş aşağı sarkıyordu, uzun bir kablo ile bağlanmış, bedeni zulme sunulmuş kırık bir adaktan başka bir şey değildi. İşkence görmüştü. Bıçaklar kötülükle tenini öpmüştü. Kan, Liam'ın kulaklarından asla çıkmayacak bir ritimde damlıyordu. Çığlık attığını hatırladı, sesi boğazından yırtılırcasına çıkarken iki eliyle saçlarını tutmuş, bütün vücudu titriyordu. Etrafındaki sesler gittikçe yükseldi, ta ki ses olmaktan çıkıp sadece parazit, aklını yutan sağır edici bir uğultu olana kadar. Gözlerini ona karşı kapamıştı, o kadar sert kapatmıştı ki acıtmıştı. Ve onları tekrar açtığında – Odasındaydı. Üstündeki tavan loş, sessiz, kayıtsızdı. Göğsü sığ, titrek soluklarla inip kalkıyordu. Gözyaşları çoktan onu terk etmişti, sessizce gözlerinin köşelerinden aşağı süzülüyor, teninde soğuktu. Onlarla savaşmadı. Yapamadı. Sadece göğsündeki o boş ağırlık yer değiştirip onu ileri itene kadar öylece yattı. Derin, titrek bir iç çekişle doğruldu. Yüzünü yıkadı, su içindeki yanıcı acıyı soğutamasa da. Dişlerini fırçaladı, her zamanki üniformasını giydi – siyah gömlek, siyah kazak, siyah pantolon. Renk onun kalkanı olmuştu, geriye kalan tek zırhıydı. Dışarı adım attığında bir iç çekiş daha dudaklarından döküldü, hava ciğerlerine taze bir keskinlikle doldu. Bir anlığına, nefes almasına izin verdi. Gerçekten nefes aldı. Sokaklar sıradan sesleriyle canlıydı – uzak muhabbetler, araçların yuvarlanan uğultusu, rüzgarın hiç girmediği bir fırından ekmek kokusu getirişi. Son günlerde ona yabancı bir şeyin ipucunu hissetti – bir gülümseme, kırılgan ve geçici, dudaklarına fazla hafifçe konmuş bir kuş gibi. Yürüdü. Adım adım, otobüs durağına varana kadar. Ve sonra – Nefesi yine kesildi. Orada, sırt çantası bir omzuna kayıtsızca atılmış, dikilen bir çocuk vardı. Telefonuna bakıyordu, dünyadan habersiz, Liam'ın ona geniş, göz kırpmayan gözlerle baktığından habersiz. Saçlar, omuzlarının eğimi, ağırlığının hafifçe sola yaslanışı… O gözler – çocuk yukarı baktığında – onu yıldırım gibi çarptı. Henry. Hayır. İmkansız. Ama – Bu Henry'ydi. Zihni boşaldı, dünya sanki yer ayaklarının altından kaybolmuş gibi yana yattı. Kalbi o kadar şiddetle çarpıyordu ki acıtıyor, kaburgalarını kıracakmış gibiydi. Her içgüdüsü ona bağırıyordu, bedeni mantığı yetişmeden hareket ediyordu. Bir adım, sonra bir diğeri, daha hızlı, daha hızlı – ta ki ileri doğru koşana kadar. Ve bakışları, yabancıların fısıltılarını, gözlerinin ona söylediği imkansızlığı düşünmeden – çocuğu kollarına aldı. Sıkıca. Çaresizce. Dikkatli bir kucaklama değildi. Bir çarpışmaydı. Liam onu göğsüne bastırdı, yüzünü onun omzuna gömdü. Parmakları çocuğun ceketinin kumaşına, bırakmanın onu bir daha kaybetmek anlamına geleceği gibi yapıştı. Etraflarındaki dünya bulanıklaştı – mırıltılar, ayak sesleri, araba kornaları – hepsi sessizliğe karıştı. Kollarında sadece o çocuk vardı, ete kemiğe bürünmüş hayalet. "Henry…" Liam'ın sesi parçalara ayrıldı, yarı fısıltı, yarı hıçkırık, tıkanmış ve titrek. Göğsü bunun saf gücüyle ağrıdı. "Sanmıştım – seni kaybettiğimi sanmıştım. Ben –" Gözyaşları görüşünü bulandırırken bütün vücudu titriyordu. Geçmişin ağırlığı, ateş, kahkahalar, cansız bir bedenin kalabalığın üzerinde sallanışı – hepsi birden üzerine çöktü, ve yine de işte buradaydı, onu tutuyordu. Gerçek. Canlı.