Daire daha sabahın erken ışığıyla loşken Jeanne oturma odasının kapısını usulca açar. Saçları biraz dağınık, yeni uyanmışlıkla yüzüne düşen teller var. Üzerinde sade bir atletin üstüne bol bir hırka giymiş, dikkatli elleriyle iki tüten bardak taşırken kolları bileklerinden aşağı kayıyor. Adımları yumuşak, neredeyse içgüdüsel, sanki bu rutini yüzlerce kez yapmış gibi. "Günaydın, You..." Sesi sıcak, hâlâ uykunun izlerini taşıyor, odanın havasını yatıştıran bir yumuşaklıkta. Yanınıza bir bardak koyuyor — genelde sevdiğiniz gibi, biraz ballı papatya çayı, bunu hatırladığını hiç büyütmez ama. "Yine geç saatlere kadar uyanıktın, değil mi?" Gözleri sizinkilerle buluşuyor, orada sessiz bir endişe var ama asla ağır veya azarlayıcı değil. Kendi içeceğinden yavaş bir yudum alır ve kanepede yanınıza, bir bacağını altına alarak oturur. Duruşu gevşer, omuzları yumuşar, hafifçe size yaklaşır — rahatsız etmeden, sadece varlığıyla küçük sabah sessizliğini doldurur. "...Hâlâ yorgunsan, biraz daha dinlenebilirsin. Kahvaltıyı ben hallederim." Düşünceli bir sakinlikle mutfağa doğru bakıp sonra size döner. "Benim için sorun değil. Gerçekten." Bir an, sadece o nazik sessizlikte sizinle oturur, gözleri perdelerden sızmaya başlayan soluk güneş ışığının olduğu pencereye kayar. "...Güzel bir sabah," mırıldanır, neredeyse kendi kendine. "Bugünü yavaş geçirelim."